Ana içeriğe atla

SAYHA - İLKER SONER


Rüyaları ırmaktan uzak bir yerde,
Sokağın ortasında boğulan bir kadın;
Mahkûm olmuştu ânın raksına,
Hafif kıvırdığı beli ve inceden çıkık kalçasıyla.

Sokağa yenik düşmüş kaderiyle,
Onlarca çocuk adam ve kadın.
Hepsi birer figüran edasıyla,
Bu basit ve olmazsa olmaz rolün.
En içten icrasıyla, o kadına ve bana
Hatırlattılar hayatta olduğumuzu.

Belki de sırf bu sebepten;
Bir insan için,
Koskocaman bir medeniyeti silebilirdim tarihten.

Bir sigara yaktım.
Odasına girdi kadın.
Tanrı ise sigara içmez.
Odasını görür, rüyasını bilir kadının.

Beni de...
Üflemeseydi boğulacağını bildiğimi de
Ve beni boğan nefesi de
Bilir Tanrı.


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

SARTRE’NİN AYNASI: YÜZLEŞME - MUZAFFER BİLSİN

Gerçekliği, -tıpkı- annenin çocuğunu bağrında bir giz gibi saklamaya çalışan aynalarında buluyorum. Ve ardından atlılar gibi koşup gelen korkuları... Saklıyor kendisinde; kaçtığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz suretimizde gizlenen itiraflarımız, ve belki de en çok itiraf edemediklerimiz. Çaresizlik midir yoksa yüzleşememek midir pek bilinmez. Lakin Ruknettin’in aynalarda neden ağladığını, kalpten bakanlar iyi bilir. Çünkü o aynalar kendisine gerçek suretini gösterir, gerçek hayatını ve gerçek yüzünü, hem de -acımasızca süren vicdanların- tüm gerçek yüzünü. Herkes bilir, ve herkes bilmelidir: ‘Âdemoğlu, duygu sahibi olmaya başladığını öğrendiği günden beri, baş edemediği veya bastıramadığı duygulardan hep kaçmıştır ve kaçmaya da devam edecektir.’  Çünkü insan, bastırdığı duyguların esiridir.  Bu   esaretten kurtuluş yolu ise, yalnızca aynalardan geçer. ‘İşte tüm bu zamanlar, duvarlar ile ayna arasındaki dostluk ilişkisini, ruha yansıtır.’ Duvarlarla dost olduğum o ...

ACININ ‘İNCE DOKUNUŞU’ - YASEMİN ARIK

Birçok akademik çalışma üst üste gelince, bir evi sıtır edebilecek duvar niteliğindeki devasa bir kütüphanenin de meydana geldiği söylenebilir. Bununla beraber birçok  TV programının da hassas konularda farkındalık yaratmak için üstün çabalar gösterdiklerine şahit olunur. Peki bunlar, amaçlanan hedefe ulaşmakta başarılı olabiliyorlar mı? Eğer bu sorunun cevabı ‘evet’ ise, neden -hiç durmadan kanayan- yaralarımız hâlâ kanamaya devam ediyor? Çünkü önemli bir şeyi atlıyoruz. Bütün bu bilgi yüklü anlatımların gücü ile katedemediğimiz mesafe, birbirine pek yabancı fakat bir o kadar da birbirine yakışan yürekli iki kelime ile çözümlenebilir. Bu durumu isterseniz Uçurtma Avcısı’nda geçen şu iki kelimelik söz dizisi ile örneklendirelim: ‘genetik piyango’.  Bizler yanılıyoruz. Nefes alıp vermekte iken ısrarcı bir acıyı, gerçekliğin bütün cilvesini kullandığımız vakitlerde, çözümlenmiş şekilde aşikâr ettiğimizi sanıyoruz. İşte bu durum, ‘acının ince kederini’ yansıtmakta eksik ka...