Ana içeriğe atla

ÖMRÜMÜN İLK NEŞVESİ - YAĞMUR HİCAP


Bir kez daha yürüsem ömrümün o ilk neşvesine diyorum.
O gecenin rengine bir kez daha dokunsam.
Yıldızlar dökülse kâğıdıma bir de,
Her biriyle sırlarımı paylaştığım.
Toplasam ömrümün yamaçlarından kırağıları.
Ve biriktirsem hüzünlerimi,
Nergis kokulu oymalı bir sandıkta da,
Tılsımına abansam.
Yaksam tüm sitemlerimi bir gecenin ayazında.
Bana sadece kelimelerim kalsa,
Bir de ağıtlarım,
Kentin üzerine yaktığım.

Ben şimdi,
Çiçeklerin zarafetine dalarak geçmeye çalışıyorum ötelere.
Zira kelimelerimi kaybettim bir iç yangınında.

Ben, 
Hayat kadar diri,
Ölüm kadar gerçektim oysa.  
Nerede yitirdim düşlerimi?
Hangi zamanın kıyısına vurdu benliğim?
Hangi bad-ı sabanın soluğunu kaçırdım ben?

Yine açılsın pencerelerim,
Hayata salıncaklar kurduğum.  
Kurulsun otağıma,
Mavilerden çaldığım umutlar.
Söylesin dertli şair, yanık kokulu mısralarını.
  
Ben,
Bugünün sancısı, 
Dünün hasretiyim.
Baştan ayağa bir serzenişten ibaretim...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

RAHATSIZ VİCDANLAR - MAHMUT KARAHAN

Sanmasınlar bildiklerini bilmezdik, Sadece bildiğimiz bilinsin istemedik. Bilmezden geldik. Rahattı böyle kafamız Rahat kafamız onları Vicdanlarıyla rahatsız bıraktı. Keşke rahatsız ruhlarını Yastık kılıflarından başka kılıflarla, Karşımıza çıkarmasalardı. Hem onlar için mühim olan çıkarlardı, Elbet bir gün çıkarları, Hayatlarından ebediyen çıkacaktı. Ah bir de, bir bilselerdi Yalnız gecelerde şaşalı dostluklarıyla, Herhangi bir Halil İbrahim sofrasının ardından, Çıkmaz sokaklarda çıkarlarını bulacaklardı. Neyse Allah’tan, Allahlarından bulacaklardı.

SÜLEYMAN MABEDİNDE BİR ÇATLAK DUVAR - SAMİ MERCİMEK

- ...SÜKÛNET VE KARANLIK... - Yüzyıllar süren fakat zamanı ayırt edecek hiçbir şey olmadığı için yok gibi geçen zamana dair olan, sükûnet ve karanlık... Bir bilincinin olmasının, bir benliğinin olmasının anlamsızlaştığı o karanlık... İşte oradan geliyorum. Ben kimdim bilmiyordum. Adım sanım yoktu. Vardım. Var olmuştum bir şekilde. Adını bilmediğim bir gizemin koynunda günlerce, aylarca ve hatta yıllarca beklemiştim. Var mıyım ya da yok muyum, benden başka da bir bilen yoktu. Ben; bendim. Bunu bildim asırlarca, toprağın altındaki karanlık bir kundakta. Böyle geçen onca zamandan sonra, bazen de rüzgârı hissederdim; başımın tepesini süpürürdü sürekli. Hafif hafif ve ese ese eşelerdi tepemdeki toprak yığını. En sonunda göz kapaklarımdaki toprağı süpürünce bu rüzgâr, görür oldum en tepesinde durduğum dağı. Bu dağ, uçsuz bucaksız bir ovanın en orta yerinde dikili bir kazık gibi yükseliyordu tüm heybetiyle. Ben ise asırlardır onun en tepesinde bekliyormuşum, bir anda gerçeğine ulaşıyo...