Ana içeriğe atla

ÖMRÜMÜN İLK NEŞVESİ - YAĞMUR HİCAP


Bir kez daha yürüsem ömrümün o ilk neşvesine diyorum.
O gecenin rengine bir kez daha dokunsam.
Yıldızlar dökülse kâğıdıma bir de,
Her biriyle sırlarımı paylaştığım.
Toplasam ömrümün yamaçlarından kırağıları.
Ve biriktirsem hüzünlerimi,
Nergis kokulu oymalı bir sandıkta da,
Tılsımına abansam.
Yaksam tüm sitemlerimi bir gecenin ayazında.
Bana sadece kelimelerim kalsa,
Bir de ağıtlarım,
Kentin üzerine yaktığım.

Ben şimdi,
Çiçeklerin zarafetine dalarak geçmeye çalışıyorum ötelere.
Zira kelimelerimi kaybettim bir iç yangınında.

Ben, 
Hayat kadar diri,
Ölüm kadar gerçektim oysa.  
Nerede yitirdim düşlerimi?
Hangi zamanın kıyısına vurdu benliğim?
Hangi bad-ı sabanın soluğunu kaçırdım ben?

Yine açılsın pencerelerim,
Hayata salıncaklar kurduğum.  
Kurulsun otağıma,
Mavilerden çaldığım umutlar.
Söylesin dertli şair, yanık kokulu mısralarını.
  
Ben,
Bugünün sancısı, 
Dünün hasretiyim.
Baştan ayağa bir serzenişten ibaretim...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GUY DE MAUPASSANT: BİR KORKU EŞİĞİ(NDE)

Henri René Albert Guy de Maupassant, Fransız bir yazardır. Maupassant henüz çocukken, annesi ve babası ayrılır. Guy ile kendisinden daha küçük olan kardeşi Herve, anneye bırakılır. Annesi, ondaki edebi kabiliyetin gelişmesine yardım eder. Anne, oğlunun okuyacağı ilk kitapları özenle seçer; ve ona bilhassa Shakespeare’i tanıtır. Fakat bunun dışında oğlunu tamamen serbest bırakır. Çok güçlü kuvvetli olan yazarın ilk yılları da belki, ve hatta bütün hayatının en mutlu yılları, bu zamanlarda olur. Maupassant çok güçlü ve kuvvetli bir kişilik taşır; sıhhati, neşesi pek yerindedir; şakadan ve muziplikten hoşlanır. Vaktinden önce kendisini ölüme sürükleyecek olan hastalığı, kendisinde henüz hiçbir belirti göstermez. Onun için, o da kendisini başkentin keyiflerine koyuvermiştir.  Annesi Maupassant’ı Flaubert’e emanet eder. O da 1873-80 yılları arasında, genç yazarın yetişmesine büyük bir titizlik gösterir. Onu, sanat uğrunda her şeyi fedaya teşvik eder. İlk yazılarını okuyup düze...

RUH’UN ÖLÜMÜ - CANAN ÇAVDAR

İnsanlarda düşünsel sürekliliğini bir “giz” olarak yansıtan ruh, en çok ölümsüzlüğü ile anılmıştır. Ölüm ve hayat ve aşk ve merhamet gibi hakikatlerden her daim başarıyla sağ çıkmayı başaran ruh için; “peki gerçekten de ölümsüz mü” sorusu yöneltildiğinde, bu da soru mu şimdi diye karşılık veren Platon, sesleniyor bizlere. Platon ile ilgilenmiyorum şimdilik, çünkü o; “ruh ölümsüzdür” kavramını içselleştiren, ancak ruhun öldüğünü asla göremediği bir pencereden bakıyor. Bu duruma çok da ses etmiyorum tabii, çünkü günümüzün ya da milyonlarca yıl önceki günlerin birbirleriyle aynı istikamette yol aldığını düşünmüyorum. Yolun gidişatını bile kestirme yollar belirliyor günümüzde, böyle bir yolda ruhun farklı bir yöne kayması olacak bir iş değildir. Özdenören’in yol metaforu bu konuda bizlere ciddi bir temâsül veriyor; “ Kâğıt üzerinde, bir tek yol en kestirme gibi görünse de eğer o en kestirme görünen yol benim yapmak istediklerime cevap vermekten yoksunsa, kestirme diye o yolu seçmenin...