Ana içeriğe atla

AMOK KOŞUCULARI: YOK OLUŞ - MUZAFFER BİLSİN


İnsan insanın kurdu değil, insan kendi kendisinin kurdudur’ tezinin doğruluğunu Zweig ile tartışırken, bu tezini doğrulamak için bana kendi kitabını -Amok Koşucularını- verdi. Kitapta, bir doktorun kendinde yükümlü gördüğü ‘herkese koşulsuz yardım etme’ sorumluluğunu yapmak ile yapmamak arasında kalarak nasıl bir sanrıya tutulduğunu ve bir sırı korumak için kendi içinde vermiş olduğu savaşları anlatmaktadır. Lâkin bizim değineceğimiz nokta burası değildir. Biz yönümüzü, aynı zamanda kitaptaki olay ile de bağlantısı olan ‘Amok Koşucuları’ metaforuna çevirmek istiyoruz. Kitapta yer alan Amok Koşucusu bir hastalıktır. Bir yok oluş hastalığı yani insanın kendi kendisinin kurdu olduğu bir hastalık. Amok Koşuculuğu hastalığı, Ekvator ikliminin ağırlıklı olduğu Malezya ve Endonezya gibi bölgelerde görülür. İklimsel bunalım sonucu, sinir krizlerine giren insanın, hiç durmadan yorulmadan koşmaya başlamasıyla önüne çıkan bütün engelleri yıkarak devamlı olarak koşması, ancak birinin kendisini durdurması sonucu durabilen bir nevi sanrı hastalığıdır. Ki bu hastalığa dar kalıpta değil de geniş çerçevede baktığınızda ‘Modern İnsanın’ tutulmuş olduğu en büyük hastalıklardan bir tanesi denebilir. Kitapta yer alan şu bölümü direkt olarak aktarırsak daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum:
Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyilik sever bir insan, içkisini içiyor... Orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk... Tıpkı benim odamda oturduğum gibi... Ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor, hep dosdoğru... Nereye olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, vurup deviriyor... Ta ki biri onu kuduz bir köpek gibi vurup yere serene kadar...
Bu hastalığın nasıl oluştuğuna dair ortada kesin bir bulgu olmasa da temeline bakıldığı zaman ataletten geldiği görülür. Geçmişle kıyasladığımız zaman bu zamanın insanın birçok etken ile birlikte daha çok atalete sahip olduğunu hepimiz kendimizde görebiliriz. Artık insanların bir şey yapmaya gücü yoktur. Teknoloji ile hayatımıza kattığımız birçok yenilik insanı tembellik boyutuna sürüklemiştir. Suçu teknolojiye attığımız anlaşılmasın sakın. Modern dünyada insan hayatını kolaylaştıran her şey insanı tembelliğe sevk eder. Bugün bir insan yerinden kalkmadan bir günlük bütün işini halledebilir. Yemek konusundan tutun da ev işlerine kadar, faturalardan tutun da ruhumuzun ihtiyacı olan soyut kavramlara kadar -sevgi, aşk, vesaire- elimizdeki teknolojik aletlerle çok rahat halledebiliriz. İnsanın oturduğu yerden, birçok işini makul derecede halledebilmesi kendisini aynı zamanda da zayıflatır. Bu zayıflığın temeli ise hareketli bir varlık olan insanın fıtratına aykırı hareket ederek hareketsiz kalmasında yatar. Bu yüzden diyoruz ki artık insanların hiçbir şeye gücü yoktur. Sevmeye, tahammül etmeye, gülmeye, dost kalabilmeye, olgun davranabilmeye, gezmeye, yeni şeyler keşfetmeye, dinlemeye yani insanı insan yapan hiçbir şeye gücünün kalmadığı görülür. İşte hiçbir şeye gücü kalmayan insanın bir sonraki evresi Amok Koşuculuğu olur. Güçsüz bir insan, yukarıdaki kitaptan verdiğimiz örnekteki gibi içer, öylece yerinden kıpırdamadan saatlerce oturur, duygusuz, umursamaz ve donuk bir yapıya bürünür. Anlattığımız şeyler komplo teorisi değildir, fazla uzağa gitmeden, çok yakın çevrenizde böyle bir neslin veya insan topluluğunun olduğunu görürsünüz. Ama Amok Koşucuları ile bizleri ayrıştıran temel nokta ‘koşu’ kavramında ortaya çıkar. Onlarda bu durum yerinden kalkarak hiç durmadan koşması ile bir yok oluş olurken, birinin durdurması ile son bulur, biz de ise bu durum başka şekilde zuhur eder.
Kendinde hissetmiş olduğu ataletten kaynaklı boşluğu bizim insanımız çok farklı şekillerde ortaya koyar. İnsan yapısı gereği hareketli ve üreten bir varlık olduğu için, yok oluşun temeli bu hareketin son bulması ile başlar ve bu süreç ataleti sonlandırabilmek için ortaya konulan çaba ile devam eder. Ortaya konulan çabaya baktığımızda ise, insanın hiçbir şeyi umursamaz şekilde tüketerek yaptığı görülür. Bu tüketiminin adını her ne koyarsanız koyun örnekleri çok fazladır. Kimisi kendini bu dünyanın vazgeçilmez tek insanı olarak görürken, çevresindeki insanları bir hiç sayar, nemrutlaşır ve bireysellik sürecine girerek yok olur. Kimisi çok fazla alışveriş yaparak bu boşluğu doldurur lâkin yine sürekli olarak bir şey alma ihtiyacı insana bir süre sonra yeterli gelmez. Kimisi sevgi ve aşk adı altında her ay bir insanla aşk yaşadığını iddia eder. Kimisi de bir ruhuna giydirdiği deli gömleğini kutsalı kabul ederek, ona körü körüne bağlanır. Bunun gibi birçok örnek olduğunu ve bu örnekleri istediğimiz kadar arttırabileceğimizi, ancak bütün hepsinin ruhsal bir boşluk olduğunu apaçık görebiliyoruz. Ruhsal boşluklarını maddi şeylerle doldurmaya çalışan insanın tutunacak pek bir dalı olmadığı için bizdeki Amok Koşuculuğu bu şekilde olur ve bu durum birçok etken tarafından tetiklendikçe yok oluş süreci hızlanır. 
Aslında burada üzerinde durulması gereken konu insanın ruhunun yok oluşudur. İnsan, parasını sonuna kadar harcadığında, hayatını zirve yarışına adadığında, bedenini dünyayla doldurduğunda, artık maddi şeylerin kendisini tükettiğini görecek ama iş işten geçmiş olacaktır. Bizlere bu konuda verilen en güzel nasihatlere bakacak olursak, İlber Ortaylı’nın şu sözleri alınması gereken en iyi nasihatlerden birisi olabilir:
Yaşadıkları insanın yüzüne yansır. İnsan yüzünü kitap gibi okuyabilirsiniz. İfadeniz bomboşsa hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kurtulmak mümkündür. Yaşayın, monotonluktan uzaklaşın, gezin, görün, keşfedin, başkalarıyla ilgilenin, okuyun, sevin. Bunları dolu dolu yapın ki yüzünüze yansısın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.
Atalet ile birlikte duygusuz ve ruhsuz bir hale bürünen insanlar için İlber Ortaylı hocanın verdiği nasihatler kulağa küpe olacak derecededir. Bunları yaparsak iyi oluruz demiyorum. Zaten bu konuda söylenen söylenmiş. Ancak dünyanın diğer ucundaki bir hastalık bizim umurumuzda da olmayabilir, lâkin o hastalığın başka bir şekilde bizim yakamıza yapıştığını görebiliriz. Artık oturmak yerine fıtratımızın gereğini yerine getirerek harekete geçmek bu yok oluş sürecini durduracaktır. Ama insan bu şekilde devam ettiği müddetçe bizler yok olmaya ve ruhsuz bir bedenle ortalıkta dolaşmaya devam edeceğiz. Tekrar tezimize dönecek olursak, artık sadece insan insanın kurdu olmak meşgul olmamaktadır. Ayrıca insan kendi kendisinin kurdu olduğunu ve kendisini yok ettiğini de görür. 
Kendimizi yok etmeye hakkımız yoktur. Bu yok oluşun bedelini ödeyebilecek miyiz onu da bilmiyorum. Ama hayat bir şekilde akıp gidiyor, tutunmamız gereken bazı şeyler var; çok geç olmadan, ertelemeden, boş vermeden...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GUY DE MAUPASSANT: BİR KORKU EŞİĞİ(NDE)

Henri René Albert Guy de Maupassant, Fransız bir yazardır. Maupassant henüz çocukken, annesi ve babası ayrılır. Guy ile kendisinden daha küçük olan kardeşi Herve, anneye bırakılır. Annesi, ondaki edebi kabiliyetin gelişmesine yardım eder. Anne, oğlunun okuyacağı ilk kitapları özenle seçer; ve ona bilhassa Shakespeare’i tanıtır. Fakat bunun dışında oğlunu tamamen serbest bırakır. Çok güçlü kuvvetli olan yazarın ilk yılları da belki, ve hatta bütün hayatının en mutlu yılları, bu zamanlarda olur. Maupassant çok güçlü ve kuvvetli bir kişilik taşır; sıhhati, neşesi pek yerindedir; şakadan ve muziplikten hoşlanır. Vaktinden önce kendisini ölüme sürükleyecek olan hastalığı, kendisinde henüz hiçbir belirti göstermez. Onun için, o da kendisini başkentin keyiflerine koyuvermiştir.  Annesi Maupassant’ı Flaubert’e emanet eder. O da 1873-80 yılları arasında, genç yazarın yetişmesine büyük bir titizlik gösterir. Onu, sanat uğrunda her şeyi fedaya teşvik eder. İlk yazılarını okuyup düze...

RUH’UN ÖLÜMÜ - CANAN ÇAVDAR

İnsanlarda düşünsel sürekliliğini bir “giz” olarak yansıtan ruh, en çok ölümsüzlüğü ile anılmıştır. Ölüm ve hayat ve aşk ve merhamet gibi hakikatlerden her daim başarıyla sağ çıkmayı başaran ruh için; “peki gerçekten de ölümsüz mü” sorusu yöneltildiğinde, bu da soru mu şimdi diye karşılık veren Platon, sesleniyor bizlere. Platon ile ilgilenmiyorum şimdilik, çünkü o; “ruh ölümsüzdür” kavramını içselleştiren, ancak ruhun öldüğünü asla göremediği bir pencereden bakıyor. Bu duruma çok da ses etmiyorum tabii, çünkü günümüzün ya da milyonlarca yıl önceki günlerin birbirleriyle aynı istikamette yol aldığını düşünmüyorum. Yolun gidişatını bile kestirme yollar belirliyor günümüzde, böyle bir yolda ruhun farklı bir yöne kayması olacak bir iş değildir. Özdenören’in yol metaforu bu konuda bizlere ciddi bir temâsül veriyor; “ Kâğıt üzerinde, bir tek yol en kestirme gibi görünse de eğer o en kestirme görünen yol benim yapmak istediklerime cevap vermekten yoksunsa, kestirme diye o yolu seçmenin...