Ana içeriğe atla

BU BİR ROMAN DEĞİL GÜLÜM - SAMİ MERCİMEK


Gökyüzündeki bulutun boyası
Yeryüzünün griliğinden.
En naif çiçeğin kokusu
Baharın kışa gebeliğinden.
Her kanatlının konuşu,
Bir uçuşun nihayetinden.
Yaşam bir roman değil gülüm,
Sevda kanayan yaralar,
Doğmaz öyle kendiliğinden.

Gözlerinde bir siyah deniz,
Işığı boyuna yutan,
Işığa anlam katan,
Bir öte deniz var.
Farkı yok ama bir başka gözün etinden,
Bu bir roman değil gülüm,
Özün de olan ışık parlar,
Bu siyah gözlünün gözünden.

Ellerinde bir yağmur duası kazılı,
Semaya durulanmış ellerinden,
Dökülüyor hüznün her damlası,
Ama karıncanın yuvasına dolan da acıdır,
Yağmurun her zerresinden,
Bu bir roman değil gülüm,
Sevmek arafında diriliyoruz hepimiz yeniden.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

RAHATSIZ VİCDANLAR - MAHMUT KARAHAN

Sanmasınlar bildiklerini bilmezdik, Sadece bildiğimiz bilinsin istemedik. Bilmezden geldik. Rahattı böyle kafamız Rahat kafamız onları Vicdanlarıyla rahatsız bıraktı. Keşke rahatsız ruhlarını Yastık kılıflarından başka kılıflarla, Karşımıza çıkarmasalardı. Hem onlar için mühim olan çıkarlardı, Elbet bir gün çıkarları, Hayatlarından ebediyen çıkacaktı. Ah bir de, bir bilselerdi Yalnız gecelerde şaşalı dostluklarıyla, Herhangi bir Halil İbrahim sofrasının ardından, Çıkmaz sokaklarda çıkarlarını bulacaklardı. Neyse Allah’tan, Allahlarından bulacaklardı.

SÜLEYMAN MABEDİNDE BİR ÇATLAK DUVAR - SAMİ MERCİMEK

- ...SÜKÛNET VE KARANLIK... - Yüzyıllar süren fakat zamanı ayırt edecek hiçbir şey olmadığı için yok gibi geçen zamana dair olan, sükûnet ve karanlık... Bir bilincinin olmasının, bir benliğinin olmasının anlamsızlaştığı o karanlık... İşte oradan geliyorum. Ben kimdim bilmiyordum. Adım sanım yoktu. Vardım. Var olmuştum bir şekilde. Adını bilmediğim bir gizemin koynunda günlerce, aylarca ve hatta yıllarca beklemiştim. Var mıyım ya da yok muyum, benden başka da bir bilen yoktu. Ben; bendim. Bunu bildim asırlarca, toprağın altındaki karanlık bir kundakta. Böyle geçen onca zamandan sonra, bazen de rüzgârı hissederdim; başımın tepesini süpürürdü sürekli. Hafif hafif ve ese ese eşelerdi tepemdeki toprak yığını. En sonunda göz kapaklarımdaki toprağı süpürünce bu rüzgâr, görür oldum en tepesinde durduğum dağı. Bu dağ, uçsuz bucaksız bir ovanın en orta yerinde dikili bir kazık gibi yükseliyordu tüm heybetiyle. Ben ise asırlardır onun en tepesinde bekliyormuşum, bir anda gerçeğine ulaşıyo...