Ana içeriğe atla

ACININ ‘İNCE DOKUNUŞU’ - YASEMİN ARIK


Birçok akademik çalışma üst üste gelince, bir evi sıtır edebilecek duvar niteliğindeki devasa bir kütüphanenin de meydana geldiği söylenebilir. Bununla beraber birçok TV programının da hassas konularda farkındalık yaratmak için üstün çabalar gösterdiklerine şahit olunur. Peki bunlar, amaçlanan hedefe ulaşmakta başarılı olabiliyorlar mı? Eğer bu sorunun cevabı ‘evet’ ise, neden -hiç durmadan kanayan- yaralarımız hâlâ kanamaya devam ediyor? Çünkü önemli bir şeyi atlıyoruz. Bütün bu bilgi yüklü anlatımların gücü ile katedemediğimiz mesafe, birbirine pek yabancı fakat bir o kadar da birbirine yakışan yürekli iki kelime ile çözümlenebilir. Bu durumu isterseniz Uçurtma Avcısı’nda geçen şu iki kelimelik söz dizisi ile örneklendirelim: ‘genetik piyango’. 
Bizler yanılıyoruz. Nefes alıp vermekte iken ısrarcı bir acıyı, gerçekliğin bütün cilvesini kullandığımız vakitlerde, çözümlenmiş şekilde aşikâr ettiğimizi sanıyoruz. İşte bu durum, ‘acının ince kederini’ yansıtmakta eksik kalıyor. Oysa acı, öncelikle bizlerden, içindeki kederin inceliğini keşfe çıkmamızı bekliyor. Çünkü acı der ki insana; 
beni gör, duy beni, konuş benimle... Konuş ki merhem olsun yüreğindeki hissin. O his senindir, içinin içinde kalmasın, acın içinde kalmasın. Kapıları tıklatarak saygıvari bir çıkışla değil; kapıları kırarak, fütursuzca çıksın, çıksın ki; yankılansın hislerimizin içindeki acı dolu ahlarımız. Bir ah, dönüşsün bir anda bin aha... El ele versin ah’larımız. Elden ele güç versin ah’larımız. Güçler yer olsun inleyen her acıya. Sağır olsun kulaklarımız. Acıdan başka her şeye sağır! *
Sence sevgili okur; bunu yapacak/yaptıracak olan el nerede ve kiminledir? Ben kendime sordum, ve sonra içimde yankılandı sorum. Yankım seni buldu sevgili okur. Seni bulduysa soru, cevabın da seni bulması yakın demektir.
Bizler bilmiyoruz. Dokunmayı bilmiyoruz. En güzel tını’nın hangi telden çıkacağını bilmiyoruz. Bilmediğimizi de bilmiyoruz. Bilgimiz ise; ne kadar şatafatlı kelâm edersen o kadar cafcaflı çözümler bulacağını fısıldıyor akıllara. Peki bizler, aklımızla yanılmış olmuyor muyuz?!
Şimdi al bütün yanılmalarını karşına sevgili okur. Bil ki yanılmalarını yanıltma sırası sende. Hiç gözünün yaşına bakmadan tek tek yanılt onları. Şöyle gönlünden, en güzelinden reddiyeler savur onlara. Bilsinler ki yara ancak; gönülden geçen ‘hatırlı gönüllü’ bir damla duyuş, bir dirhem hissediş, belki biraz aksiyon (elini taşın altına koymaca), kim bilir, belki de dua ile şifa bulur. 
Söz ile kemâlât olsaydı bunca acı ve bunca yara, hâlâ varlığına mesken bulabilir miydi? 
Söz bitti gayrı sevgili okur. Bize öz gerek. Özümüze merhamet gerek. Merhametimize samimiyet gerek. Samimiyetimize niyet gerek. Niyetimize bir BERR (CC) gerek. BERR’e (CC) yürek gerek. Ve kalemim başa döner, yüreğe öz gerek! 
Özlerinizi paklayacak özveriniz, eksik olmasın özlerinizde...    

Yorumlar

  1. Çok anlamlı bir o kadar da emek dolu bir yazı olmuş, kalemine sağlık hocam, okudum feyizlendim. 👏👏

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Anlam arayan anlam bulur sevgili hocam. Zira aradığın ne ise bulacağın da odur. Teşekkür ederim... :)

      Sil
  2. Çok güzel olmuş hocam çok anlamlı

    YanıtlaSil
  3. Doktorun hastalığı bilip acıyı hissetmediği gibi.
    Hepimiz birbirimizin acısına doktorca davranyoruz. Hissetmeden. Kıvranmalarımız belki de bunun için.
    Bunun için sevgili yazar yazınızın bana göre en vurucu bölümünü sizin için tekrarlıyorum.
    “ Bizler bilmiyoruz. Dokunmayı bilmiyoruz. En güzel tını’nın hangi telden çıkacağını bilmiyoruz. Bilmediğimizi de bilmiyoruz. Bilgimiz ise; ne kadar şatafatlı kelâm edersen o kadar cafcaflı çözümler bulacağını fısıldıyor akıllara. “
    Yüreğinize ve düşünce emeğinize sağlık.
    Ustad İsmet Özel
    “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır” der.
    Basit sıkıntılarımızı acı olarak yorumlamamak dileğiyle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazının her türlü boşluğunu dolduran hoşluğunuz daima sağ olsun kıymetli okur. Kaleminiz kalemime, kalemim yüreğinize dost olsun...

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İSİMSİZ DURAK: SAMAN ÇÖPLERİ - MÜZDELİFE YILMAZ

Kaç kişi bilir  Saman Çöpleri ’nin hikâyesini? Kaç kişi okumuştur, dinlemiştir ya da duymuştur? Sesler hafızamızda bir süre sonra unutulur belki, ama anlatılanların unutulması zaman alabilir. Bende ne zaman ve nerede dinlediğimi hatırlayamadığım bu hikâyeyi -belki bir bakış açısıdır kestiremedim- sizlerle paylaşacağım; “Harmanda arpa, buğday, çavdar biçilmiş, mal sahibinin ihtiyacı olan sap/saman toplanmış ve geriye artık çöp diyebileceğimiz samanlar kalmıştır: Saman Çöpleri. Harmandan geriye kalan Saman Çöpleri’nin her biri bir yaz gününün hafif esen ılık rüzgârında oradan oraya savrulup durmuştur. Kimi Saman Çöpleri toza toprağa karışıp yoğrulurken kimi Saman Çöpleri de kendilerini su üzerinde bulmuştur. Su, boyuna akıp giderken, üzerinde Saman Çöpleri’nin de sayısı artmıştır. Artmıştır artmasına ancak bu artışın getirdiği birlik/kalabalıklık onları her zaman birlik içerisinde ve oldukları yerde tutamamıştır. Kimi Saman Çöpleri akan suyun üzerinde yüzmüş, kimi Saman Çöpleri...

ÇIĞLIK - MERVECAN ORAK

Ocağın da bir dili var Karı var, acısı var Şubatına yol açar Güz’ü var, sözü dar. Mart kapısı açılır, umut verircesine Nisan yağmuruna, şemsiye tutarcasına, Mayıs baharında, güneşe dokunur, Açılır, saçılır denizi okunur.. Haziran akşamları, dalgayla kaybolur kırları, Temmuzun sıcağı, kavurur, savurur, Aydınlığıyla durulur.. Bir de sen varsın tabi Ağustos renkleri, mavisi, yeşili Dalgın dalgalara, savrulan pervaneleri Eylül güz’ü, sonbaharın örtüsü. Dökülür ağaç dalları, savurur rüzgâr. Eser derinine, deliliğine Sen mavi martı; üşümedin mi sessiz çığlığa? Ekim sen miydin gelen? Vapurları kıyıya küstüren.. Gökyüzünde siyah kaçışlar, göçe davet ettiren.. Kasım kabusları, bitişe kalem tutuşları, ah! Bir de alttan alışları. Aralıklı gülümsüyoruz.. Kapının kenarında, aralanıyor son bakış İşlenmiş bir yıl daha, deliye hasret, Zalime dert, huzura bereket.. Bir uzun bekleyiş daha Yeni kapıların aralanmasına.. Şimdi açalım ocağı, mevsi...