Ana içeriğe atla

HİÇ GÜNEŞ OLDUN MU? - MAHMUT KARAHAN


Odanın ortasında bir noktayım.
Sessizliği dinliyorum şarkıların
Sessizliğini odanın
Nefessiz duyuyorum.

Nefes alıyor sarı ampul ışığı
Duvarlar kapatıyor acıları
Anahtarı elimde kapıların lâkin;
Kalpler paslı.

Kalpler;
Yandı.
Yakanlar kalanlara acılar bıraktı
Acılar;
Kalanlara umutsuz
Maviden başka siyah rıhtımlar yaşatacaktı.

Yaşamak şimdi
Anlamsız zamanlarda
Anlamlı hayatlar için
Kendini anlamaktı

Zaman vakitle huzur;
Az insan ile eş anlamlı
Az insan kalabalıklar arasında
Ufacık kaldı.

Kalabalık çıkarlara
Baharlar bile şaştı kaldı
Nasıl olur da yağmurlar
Kötü insanları da ıslatırdı

Kötü insanlar kandırdı
İyiler kandı
Lâkin ince düşünenler
Kırmamak için bulutlar gibi
Her vakitten farklı
Gecelerde susarak yandı.

Hâr oldu cümleler hiçliğe vardı
Lâl oldu gönüller sükûta sardı
Küçük gibimsi güzel günler
Güzel gönüllerin ardında yara kaldı.

Yaralar yalanlarla hep vardı
Hem asıl yaralayan yalanlardı.
Bunca yalan varken
Söylesene nasıl olur da kalpler
Yaralanmazdı.

Söylemek sana hiç bu kadar yakışmamıştı;
Bir daha söylesene;
Sende güzel zamanları
Yaraladın mı?

Bir de gök kuşağı vardı
Onlar yağmur ile güneşin kavuşma anıydı
Çok söylettim sana da ama
Söylesene kalpte yağmurken sen
Hiç güneşin oldum mu?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

VOLTAİRE: HAYATI VE SANATI

Voltaire, zamanın içinde ve zamanına muvazi olarak gelişmiş, değişmiş bir düşünce adamı olduğu için, yaptığı tesir kadar da kendisi, devrinin mahsulüdür. Hayatının her merhalesi ayrı ayrı, devrinin inkişaf merhalelerine karşılıktır. Daha aile muhitindeyken asrının hususiyetini teşkil eden zevkler edindiği gibi, orta tahsil çağında, yine muhitinden, Louis - Le Grand lisesindeki Cizvit idaresinden, güçlükler karşısında eğilmesini, nezaket ve inceliği öğrendi. Voltaire’i okurken devrini hatırlamamak kaabil değildir. XVII. yüzyılda, otorite ihtiyacından doğma asiller sınıfı yanında, ticaretin gelişmesi neticesi burjuva sınıfı da yer almağa başlamıştı. XVIII. yüzyılda servet birikmesi, saray lüksü ve israflar, ister istemez bir de sefiller sınıfının meydana gelmesine yol açtı. Bu sınıf eskiden de vardı ama, durumunu tevekkülle kabul ederdi. Bu defa, homurdanan bir kitle halini aldı. Maliyecilerin, mürabahacıların çevirdiği dolaplar; asillerin kendi dünyaları dışına gösterdikleri ilgi...

RUH’UN ÖLÜMÜ - CANAN ÇAVDAR

İnsanlarda düşünsel sürekliliğini bir “giz” olarak yansıtan ruh, en çok ölümsüzlüğü ile anılmıştır. Ölüm ve hayat ve aşk ve merhamet gibi hakikatlerden her daim başarıyla sağ çıkmayı başaran ruh için; “peki gerçekten de ölümsüz mü” sorusu yöneltildiğinde, bu da soru mu şimdi diye karşılık veren Platon, sesleniyor bizlere. Platon ile ilgilenmiyorum şimdilik, çünkü o; “ruh ölümsüzdür” kavramını içselleştiren, ancak ruhun öldüğünü asla göremediği bir pencereden bakıyor. Bu duruma çok da ses etmiyorum tabii, çünkü günümüzün ya da milyonlarca yıl önceki günlerin birbirleriyle aynı istikamette yol aldığını düşünmüyorum. Yolun gidişatını bile kestirme yollar belirliyor günümüzde, böyle bir yolda ruhun farklı bir yöne kayması olacak bir iş değildir. Özdenören’in yol metaforu bu konuda bizlere ciddi bir temâsül veriyor; “ Kâğıt üzerinde, bir tek yol en kestirme gibi görünse de eğer o en kestirme görünen yol benim yapmak istediklerime cevap vermekten yoksunsa, kestirme diye o yolu seçmenin...